Bir Yanda Telaş, Bir Yanda Sükûnet: Kanadı Kırık Bayramların Anatomisi

Bayramlar, bir toplumun sadece takvimini değil, ruh haritasını da ele veren en şeffaf aynalardır. Dünün o kerpiç evlerinde tüten bayram sabahları ile bugünün akıllı binalarında yaşanan sessiz tatiller arasında devasa bir uçurum var. Bizler, o uçurumun kenarında, hem eski bayramların mahalle kokan o sıcak anılarına tutunmaya çalışan hem de yeni dünyanın bireysel konforuna yenik düşen bir ara nesiliz.

Gelin, bu bayram sabahına biraz daha yakından, biraz daha derinden bakalım; coğrafyaların, çağların ve kanadı kırık yüreklerin penceresinden...

Bayramın nabzı, her coğrafyada farklı atar. Anadolu’nun içlerine, özellikle Mezopotamya’nın kadim topraklarına ve coğrafyasının geniş avlulu evlerine uzandığınızda bayram, bir "toplumsal onarım" ritüelidir. Orada bayram, bireyin değil, mahallenin, köyün, toplumun ortak meselesidir. Acılar nasıl taziye çadırlarında birlikte omuzlanıyorsa, neşe de o bayram sabahı kurulan upuzun yer sofralarında paylaşılarak büyütülür. Kapılar kilitlenmez; küskünlükler, köyün veya ailenin büyüklerinin tek bir bakışıyla o eşikte son bulur.

Buna karşılık rotamızı büyük şehirlerin bitmek bilmeyen metropol hızına çevirdiğimizde manzara değişir. Bu şehirlerlerde modernleşme, bayramı çok daha erkenden bir "nefes alma aralığına" ve "tatil fırsatına" dönüştürdü. Yüksek güvenlikli sitelerde, karşı dairede oturanın adının bilinmediği o dikey yalnızlıklarda bayram, bavulların toplanıp Ege'ye ya da memlekete doğru yola çıkılan bir trafik çilesiyle başlar. Batı'da bayram ritüelleri çekirdek aileye, hatta sadece bireyin kendisine indirgenmiş; Anadolu'nun o geniş çemberi, burada daralıp "mesafeli bir nezakete" dönüşmüştür.

Eski bayramları salt bir romantizmle övmek veya yeni bayramları tamamen yermek haksızlık olur. Bu değişimin terazisinde hem kayıplarımız hem de çağın getirdiği teselliler var:

Eskiden gurbet, aşılmaz bir dağdı. Bugün cebimizdeki o küçük ekranlar sayesinde kilometrelerce uzaktaki bir akrabanın yüzünü görebiliyor, yurt dışındaki evladın sesini anında duyabiliyoruz. Teknoloji, fiziksel uzaklıkları silerek bayramlaşmaya yeni bir erişilebilirlik kattı.

Ne yazık ki bu erişilebilirlik, tembelliği de beraberinde getirdi. Gidip el öpmenin, o eve zaman ayırmanın, göz göze gelip dertleşmenin yerini toplu gönderilmiş, ruhsuz ve kopyala-yapıştır WhatsApp mesajları aldı. İletişim arttı ama bağlar zayıfladı.

Eski bayramlar yorucuydu; hizmet etmek, gün boyu misafir ağırlamak ciddi bir mesaiydi ama insanı "işe yarar" ve "ait" hissettirirdi. Yeni bayramlar ise daha konforlu, daha dinlendirici; fakat bu konfor, insanı kendi kozasına hapseden, komşusuna körleştiren bir bencilliği de doğurdu.

Anne veya babasını ebediyete uğurlamış biri için bayram sabahları, evin başköşesindeki o derin boşlukla yüzleşme vaktidir. O tanıdık duanın, o şefkatli dokunuşun eksikliği, bayram neşesinin üzerine ince bir keder örtüsü serer. Öte yandan, çocukları evlenip gitmiş, kendi hayat telaşlarına dalmış yaşlılar için durum daha da ağırdır. O koca evlerde, çalan bir kapı zili, titreyen bir telefon ekranı bekleyerek geçen saatler... Modern çağın o bitmek bilmeyen "koşuşturmacası" içinde unutulan, sesi çıkmayan, sitemini içine akıtan devasa bir yalnızlar ordusu var.

Bir de bayramın "vecibelerini" yerine getiremeyenler, ekonomik krizlerin ve yoksulluğun altında ezilenler var. Bayram, aslında bolluk ve paylaşmak demektir. Ama bir baba düşünün ki çocuğuna o vitrinde bakıp durduğu bayramlık ayakkabıyı alamamış; bir anne düşünün ki misafir gelir de ikram edecek bir şeyi yok diye kapı zilinden ürker olmuş. Akraba ziyaretine giderken alınması gereken o küçük hediye, bir kutu çikolata bile bütçede devasa bir delik açıyorsa; bayram, o evler için bir şölen değil, bir an önce bitmesi beklenen bir mahcubiyet sınavıdır.

Bütün bu yabancılaşmaya, ekonomik zorluklara ve değişen kültürel kodlara rağmen bayram, içimizde can çekişen o "birliktelik" duygusuna verilebilecek en güzel can suyudur. Akraba, eş, dost ve komşu ilişkilerinin pamuk ipliğine bağlandığı günümüzde bayramlar; bir bahane, bir kapı aralığı, bir "af" ve "hatırlama" fırsatıdır.

Zayıflayan bağlarımız bayram sayesinde belki tamamen eski haline dönmez ama en azından bir ivme kazanır, perçinlenir. Yeter ki biz, bayramı sadece tatil beldelerindeki şezlonglardan veya ekranlara düşen bildirimlerden ibaret görmeyelim.

Bu bayram; gösterişten, o bitmek bilmeyen tüketim çılgınlığından sıyrılıp, özümüze dönme vaktidir. İstanbul'un apartman dairesinde yalnız başına pencereden sokağı izleyen o teyzenin, Diyarbakır'da çocuğuna mahcup bakan o babanın kalbine dokunabildiğimiz ölçüde eski bayramların ruhunu bugüne taşıyabiliriz.

Bu bayram, dijital dünyanın bize sunduğu o sahte yakınlık hissini bir kenara bırakıp sahici bir adım atalım. Gelin; sokağımızda pencere kenarında yol gözleyen o yalnız komşunun, imkânsızlıklar yüzünden bayramı buruk karşılayan o ailenin ya da uzun zamandır sesini duymadığımız yaşlı bir akrabanın kapısını bizzat çalalım. İlk adımı atmak için büyük hazırlıklara, gösterişli hediyelere hiç gerek yok; telefonu cebinizde unutup, "Geçerken sana da uğramak, bayramını yüz yüze kutlamak istedim" diyerek uzatılacak sıcak bir tebessüm yeterli.

Unutmayalım ki; "sessiz ve kanadı kırık" bir yüreğe dokunmak, sadece onların mahzunluğunu gidermekle kalmayacak, bu hız çağında unuttuğumuz kendi insanlığımızı ve şefkatimizi de bize yeniden hatırlatacaktır. Gerçek bayram, o kapı açıldığında kurulan candan bir göz temasında saklıdır.

Mustafa IRGAT

Şair / Yazar